17 Aralık 2017
  • Samsun7°C
  • Ankara2°C
  • İstanbul14°C

EDEBÎ İNCELEME/2

Ali Kayıkçı

12 Ekim 2017 Perşembe 12:15

“TÜRK HALBİLİMİNDE ve HALK EDEBİYATINDA GÖRÜŞLER (Antoloji)”                             

                                    ÜSTÜNE BİR EDEBÎ İNCELEME/2 

 

* “Eski Van Milletvekili merhum İbrahim Arvas Bey (Tarihi Hakikatler; İstanbul 2010) anlatmıştı. Lozan’ın gizli protokollerinde şu maddeler varmış:  1- Hilâfet kaldırılacak; 2- Şeriat yasaklanacak; 3-Türkiye İslâm’dan ve İslâm dünyâsından uzaklaştırılacak.”   (Mehmed Şevket Eygi-Millî Gazete; 26.02.2017, s. 3)

* “(Her şeyi) yaratan Rabbinin adıyla oku!.. O keremine nihayet olmayan Rabbindir. Ki, kalemle yazı yazmayı öğreten O’dur… İnsana bilmediği şeyleri O öğretti.”  (Kur’ân-ı Kerîm; Alâk Sûresi; âyet 1, 3, 4-5)

“Bundan evvel ve bunda (Kur’ân’da) size Müslüman adını o Allah taktı…” (Kur’ân-ı Kerîm; Hacc Sûresi, âyet 72’den)

*   “Ey Rabbimiz!.. Eşlerimizden, gözümüzün nûru olacak kimseleri  (genç nesli) bizlere ihsân eyle!..”                                        (Kur’ân-ı Kerîm; Furkân Sûresi, âyet 74)                                                                                                                 

* “De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sâhipleri ibret alırlar.”   (Kur’ân-ı Kerîm /Tibyân Tefsiri;  Zümer Sûresi; âyet 9)

*  “Mal ve evlât, dünyâ hayâtının ziynetidir.” (Kur’ân-ı Kerîm; Kehf Sûresi, âyet 46)

*  “Herhâlde mallarınız ve evlâtlarınız, sizin için bir imtihândır.” (Kur’ân-ı Kerîm; Teğabün Sûresi, âyet 15)

*  “Kendinizi ve evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz!” (Kur’ân-ı Kerîm; Tahrîm Sûresi, âyet 6)                                                                                                              

*  “Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise nûrunu tamamlayacaktır, isterse kâfirler hoşlanmasınlar.” (Kur’ân-ı Kerîm; Saff Sûresi, âyet 8)

*  “Bir gün Efendi Hazretleri’ne, ‘Efendim; son günlerde bir modadır tutturuldu. En adî işlerde “yarattık, yarattığımız, yarattığınız” diye konuşuyorlar Olur mu bu?’ diye sordum. ‘Türkçede (yaratmak) halketmek mânâsınadır. Ancak Allahü teâlâ yaratır. Olmaz, olamaz! İnsanî fiillere bu tabir yakıştırılamaz’ buyurdu.” (N. Fâzıl Kısakürek-O ve Ben, s. 174)          

*  “Bilgilerin doğru olması kâfi değil. Esas olan yazarıdır. Yazarının rûhâniyyeti satırların arasında dolaşır. Yazan ihlâslı birisi ise, okuyan istifâde eder. İhlâslı değilse, fâsıksa, habîs rûhu kitâba aks eder. Okuyan zarar görür de haberi bile olmaz. İşte,  Müslümanlar böyle kitâpları okuyunca kalblerinde bir kararma meydana gelir. Kitâbı yazan, yazdığından daha mühimdir. Temiz su, temiz borudan geçerse temiz olur. Temiz su, pis borudan geçerse temiz olur mu?.. Pis borudan akan sudan şifâ olmaz.” (Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh” Efendi: 1911-2001 Eyüb/İstanbul)

* Hocamız (H. Hilmi Işık) yeni türedi kelimeleri hiç sevmezlerdi. Birisi onun yanında bu kelimeleri kullanırsa anlamazlıktan gelirlerdi. Meselâ birisi ‘özet’ kelimesini kullansa,  ‘Anlayamadım efendim’ buyururlardı; bu kimse kendisi düzeltemezse kibarca, kalbini hiç kırmadan ‘hülâsa mı demek istediniz?’ buyururlardı.”, “Bir saat kitap okumak, yarım saat sohbet etmek gibidir. (Enver Ören-Sohbetler; c. 1, s. 433, 461)

*“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma-yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”  (İsmet İnönü-Hâtıralarım; C. 2, s. 223)

* “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir.”, “Muhammed birdenbire Allah’ın Resulümüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için, tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”, “Hakikatte Peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kat’i surette malûm değildir.  Muhammed uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.”,  “Muhammed cinlerin vücuduna samimi olarak inanmıştı.”  (“Tarih II-Ortazamanlar”; MEV İstanbul 1931, s. 89, 90 ve 91)

* “Kahrolsun Şeriat Hükûmeti”,“Artık 1935’teyiz. On iki senelik bir müddet zarfında, yeni Türk, kendine yeni bir ruh, yeni bir ahlâk, yeni bir tarih, hattâ, Allah’ı artık Tanrı diye andığı için, diyebilirim ki yeni bir Allah yaratmıştır.” (Moiz Kohen/Tekin Alp-Kemalizm; İstanbul 1936, s. 94, 171)

* “Kamalizm, bütün dinlerin üstünde bir yaşamak dinidir. Şimdi yaşamak dini, yarın ahrette nimet bulmak hurâfesini yıkmıştır. Tapılan görünmeyen değil, görünen hakikattir.”, “Kamalizm dininin hiç şaşmayan disiplini altında gençlik böyle olacaktır.”, “İslâm dini, tam Araba yakışan bir dindir.” (CHP’nin Edirne Milletvekili Şeref Aykut :1874-1939)

* “Ne câmi, ne medrese, ne başka bir gençlik kurumu. Bizce: Halkevleri bugünkü neslin gireceği biricik evler, biricik tapınış yerleridir. Gençlik bu evlerde ne bir puta, ne de mevhum bir varlığa tapınmıyor. Gençliğin bu evlerde bir tanrı olarak bulduğu yine kendisidir.” (Ülkü Halkevleri Dergisi; Yıl: 1936, S. 36, s. 459)

* “Gazetelerimizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bâhis bazı yazı, mütâlâa, ima ve temsillere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihî, gerek temsilî ve gerek mütalâa kabilinden olan her türlü makale, bend, fıkra ve tefrikaların neşrinden tevakki edilmesi ve başlamış bu gibi tefrikaların en son 10 gün zarfında nihayetlendirilmesi…” (Ankara 1945; Başvekâlet Matbuat Umum Müdürlüğü İç Matbuat Dairesi- İzzettin Nişbay)

 *CHP iktidarının şairleri, Peygamber diye, bazen Allah diye bahseden şiirler yazdılar. Edip Ayel diye biri, aynı şiir içinde Atatürk’e hem peygamber, hem de Allah diye yaltaklanıyordu. Kemâlettin Kamu’ya göre, ‘Kâbe Arabın olsun/Çankaya bize yeter’di. Behçet Kemal Çağlar, Peygamberimiz için yazılan Mevlîd’i, baştan sona kadar Atatürk’e çevirmişti: ‘Kim dilersiz bulasız oddan necat/Atatürk’e, Atatürk’e esselat’”  (Yavuz Bülent Bâkiler-Türkiye Gazetesi-10.06.2011, s. 17)

*  “Şükrü Saraçoğlu, İnönü’nün ilk başbakanıdır ve ‘Bu devletin A’dan Z’ye kadar her şeyi değişmelidir’ demiştir.”, “CHP döneminde dinsizler yönetime hâkimdi.” (Reşat Nuri Erol-Millî Gazete; 16.10.2016, s. 4)

*  “Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim/Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim/Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim…” (N. Fâzıl Kısakürek-Çile); “Edebiyatımızın münhal memuriyeti, benim nazarında şâirlikten önce münekkitliktir.”  (N. Fâzıl Kısakürek; Ergun Göze-İçimizden 30 Kişi, s. 172)

“Türkçeye mâlolmuş, milletimiz tarafından anlaşılan ve kullanılan Arapça ve Farsça asıllı kelimeleri atarken, asıl hedefleri, Türk insanının dinî inancı ile olan bağlarını koparmaktı.” (Prof. Dr. İsmet Miroğlu-Türkiye Gazetesi, 27.11.1995)

 *  “İsrail, 1948’de kurulurken 5 bin yıl evvel kullanılan İbraniceyi resmi alfabe olarak kabul etti. Kaybolup giden bir dil, yeniden hayat buldu. (…) Tek parti zihniyetinin Osmanlı muhalefeti, İslâm düşmanlığından ileri gelmektedir. İslâm’a düşman olanlar; imâna da, ezâna da, namâza da, camiye de, elifbaya da düşmandır.”   (Rahim Er-Türkiye Gazetesi; 11.12.2014, s. 3)

* “Bir milleti yok etmek için tarihte Romalıların uyguladıkları, onlardan İngilizlerin aldığı en önemli metod, milletin dilini unutturmak var. Bir milleti tarih sahnesinden silmek için en önemli metod, Batıda da herkesin    bildiği, o milletin dilini yok etmektir.” (Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu)

*  “Mâziyi günümüze bağlayan köprüdür dil/Dili bozmak isteyen, neye düşman iyi bil!/Asıl maksat dîne ve târihe saldırmaktır/Yazılmış eserleri, raflara kaldırmaktır…  Böylece yavaş yavaş, lisânımız bozulur/Nesil cahil yetişir, ilim-irfân kaybolur…”  (M. Hâlistin Kukul-Türkiye Gazetesi, 26.10.1990)

*  “Allah, şiiri hak yolunda kullananlardan râzı olsun!” (Prof. Dr. Cevat Akşit-Millî Gazete; 27.04.2017, s. 9)

              

 

S

aygıdeğer Okuyucularımız!..

Bugün de sizlere yine; 45 bilim adamı ve uzmanın 47 adet; Halkbilim ve Halk Edebiyatı konularında, milli ve milletlerarası bilimsel toplantılarda sundukları bildiri ile çeşitli yayın organlarında çıkan yazılarının yer aldığı bir kitaptan, Samsunlu Hemşehri Ağabeyimiz, kıymetli Eğitimci-Araştırmacı Yazar “Hayrettin İvgin”in 23 ncü eseri olan “Türk Halkbiliminde ve Halk Edebiyatında Görüşler (Antoloji)” isimli araştırmasından söz etmek istiyor ve muhteva denilen münderecatına başlattığımız incelememizi aynen sürdürüyoruz:

“İmâm-ı Gazâlî” hazretleri de bu konuda buyuruyorlar ki:                                                           

“Kullarının bütün işlerini Allahü teâlâ yaratır”. Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruluyor ki: (Herşeyi yaratan Allah’tır). (Zümer Sûresi, âyet 62), (Hayrı, şerri, imânı, küfrü, iyi kötü her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Herşey O’nun tasarrufu altındadır.) (Beydavî). (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.) (Sâffât Sûresi, âyet 96); Türkiye Gazetesi, 13.11.1996-Bir Bilene Soralım, Ali Güler, s. 15’den)        Peki, işin aslı ve doğrusu bu iken, dünkü köşe yazımızda aktardığımız bu ucûbe ifâdelere ne buyrulur?...

Belki diyeceksiniz ki, “Bu örneklerde geçen (yaratmak) kelimesinin pek çoğu “mecâzî mânâ”da kullanılmış, yani Cenâb-ı Allah’ın sıfatları kapsamında elbette ki düşünülmemiştir.”        

Burada asla unutulmaması gereken bir husus var ki, o da, bu “mecâzî mânâda kullanım”ın da uygun olmadığı meselesidir. (Bkz: Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye “Yaratmak, Allah mahsustur” maddesi ve M. Necati Özfatura; Türkiye Gazetesi, 15.5.1997 günlü makâlesi ile Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin “Hayatı ve Hâtıralarıyla Seyyid Abdülhakîm Arvâsî; s. 275).

İnsanlar mahlûk olduğu gibi, bütün işleri, hareketleri de, Allahü teâlânın mahlûkudur. Çünkü, O’ndan başka, kimse bir şey yapamaz, yaratamaz. Kendi mahlûk, yaratılmış olan, başkasını nasıl yaratabilir?.. İnsanın işinde, kendine düşen pay, kendi “Kesbi”dir. Yani o “iş, kendi kudreti ve iradesi ile” olmuştur. “O işi, yaratan, yapan, Allahü teâlâdır. Kesb eden, kuldur.” Görülüyor ki, “insanların ihtiyarî işleri, isteyerek yaptıkları şeyler, insanın kesbi ile Allahü teâlânın yaratmasından” meydana gelmektedir. İnsanın yaptığı işte, kendi kesbi, ihtiyarî (yani beğenmesi) olmasa, o iş, titreme hâlini alır; (midenin, kalbin hareketi gibi olur). Hâlbuki, ihtiyarî hareketlerin, bunlar gibi olmadığı meydandadır. Her ikisini de Allahü teâlâ yarattığı hâlde, ihtiyarî hareketle, titreme arasında görülen bu fark, kesbden ileri gelmektedir. Allahü teâlâ kullarına merhamet ederek, onların işlerinin yaratılmasını, onların kasdlarına, arzularına tâbi kılmıştır. Kul isteyince, kulun işini yaratmaktadır. İnsanların irade ettiklerini “yaratan Allahü teâlâdır. İnsan, hiçbir dileğini yaratamaz, yapamaz, insanın irade ettiğini, sonra Allahü teâlâ da irade ediyor ve yaratıyor. Her şeyi yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır.” O’ndan başka “Yaratıcı” yoktur. O’ndan başkasına “Yaratıcı” demek, hem yanlıştır, hem de Allahü teâlâya başkasını “şerik”,” ortak” yapmak olur ki, “en çok yasak ettiği, en şiddetli ve sonsuz azap yapacağını bildirdiği bir şeydir.”                                                                                                                                                  

Kelâm ilminin derin meselelerinden olan bu konuda “kılı kırk yarmalı”, küfür olan sözlerden sakınmalı ve her hâlükârda, yazarken ve konuşurken “îmânı muhafaza”ya çalışmalı, onu tehlikeye atabilecek her çeşit fiilden uzak durmalıdır. Yaksa bir lâf ile onca yıllık ibâdet-ü tâad, birden bire gider de, kişinin (Allah korusun) haberi bile olmaz. (Ayrıca bkz: Tarla Dergisi, İstanbul-Şubat 1997, ‘Yaratmak’ Kelimesini Yanlış Kullanma Hastalığı-Ali Kayıkçı, s. 23-24 ve a.g.d: İstanbul-Mart 1997, ‘Güven Tanyeri’ne Yunus Emre Güldestesi Kitabı ile İlgili Mektup-Ali Kayıkçı, s. 9-11 ile ‘Hem Okudum Hem de Yazdım/3 Dil ve Millî Kültür Konulu Köşe Yazısı-Şiirler’; Ali Kayıkçı, s. 104-105).

Büyüklerin buyurdukları gibi, “Habercinin vazifesi, haber vermektir”, bizim vazifemiz de, “olabilir ki dikkatten kaçmıştır” veya bazı “Hainler”in ve “filler”in oyununa gelinmiştir” uyarısını yaparak “gerçekleri görmeye dâvet/tevbe-i istiğfar’da bulunmaya” çağırmaktır. Karar, sizlere aittir.

-   ?!?!?!?!.............                                                                                                                                                                                                        * - * - * - * - * - * -          

 -   Eserin 9. sayfasında,  “Allah (Tanrı) sevgi, korku ve bilgisiyle… ilgili inançlar”, 48. sayfasında “Bak şu Tanrı’nın işine/Dil verdi mermer taşına”, 133. sayfasında “padişah bu köylü kızını Tanrının emriyle eş olarak istemesini emreder” ve 191. sayfasında “Tanrıya şükürler olsun ki, okumamış halkın Türk’e özgü değerleri koruması” şeklindeki yanlış ifâdeler de bizi, bu konudaki “mânevî kaynaklar”a yöneltti ve aşağıdaki hususları yazmanın/bildirmenin sorumluluğuna sevk etti:                                            

“Allah” ismi şerifi yerine “Tanrı” demek “günâh”tır. Çünkü, Kurân-ı Kerîm’de (Benim ismim Allah’dır. Beni Allah diye çağırınız. Allah diye ibâdet ediniz. Allah diye yalvarınız!) meâlinde meteaddid âyet-i kerimeler vardır. Allahü teâlânın isimleri çoktur. Sayısını bilmiyoruz. İsimlerinden 99’unu, Kur’ân-ı Kerîm’de insanlara bildirmiştir. Kadızâde Ahmet Efendi (Birgîvî Vasiyetnâmesi) şerhinde diyor ki, “Allahü teâlânın 99 ismine Esmâ-i Hüsnâ denir. Allah-ü teâlânın isimleri, şeriatın bildirdiği isimler ile çağrılır ve onlar ile zikrolunur. Bunlardan başka isimler ile çağırmaya, zikretmeye şeriat izin vermemiştir.”

Şerh-ı Mevakıf, 541. sayfada (Kadı Ebû Bekr hazretlerinin bu konuda yazdıklarının açıklaması yapılırken, “Allahü teâlâya (Tanrı) demeye izin yoktur. Tanrı demek veya 99 isimden birini olsun kullanmak istememek, çok büyük ve çirkin bir suç olur. Bilindiği gibi eski asırlarda putperest insanlardan bir kısmı, “Yer tanrısı”, “Gök tanrısı”, “Güneş tanrısı”, “Bereket tanrısı”, “Aşk tanrısı” gibi bir takım kavramlar icat ederek bunlara kutsiyet izafe eylemiş ve tapınmak bedbahtlığına düşmüştür. Türk milletinin büyük atası olan Yâfes, Nûh aleyhisselâmın oğlu idi. Evladı çoğalınca, onlara reis olmuştu. Hepsi de dedelerinin gösterdiği gibi, Allahü teâlâya ibâdet ediyordu. Yâfes, nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yeri tuttu. Bunun da evlâdı çoğalınca, bunlara Türkler denildi. Hepsi de ecdâdı gibi Müslüman, sabırlı, çalışkan insanlardı. Bunlar zamanla çoğalarak Asya’ya yayıldı. Başlarına geçen bâzı zâlim hükümdarlar, semaî/ilâhî dini bozarak, puta taptırmağa başladılar. Bunlardan bugün Sibirya’da yaşayan Yakûtlar, hâlâ puta tapmaktadır. Dinden uzaklaştıkça, eski medeniyet ve ahlâklarını da kaybetmişlerdir. Türk’ün asaleti ile İslâmiyet’in şerefi bir araya gelmeden çok önce, Asûrîler Türkistan’a girerek, Türkleri; güneşe, yıldızlara tapmağa alıştırmıştı. Tanyeri ağarınca güneşe tapınırlardı. Bu sebepten, güneşin ismi, tanyeri ve nihayet “Tanrı” oldu.” (Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; Allahü teâlânın isimleri, 15. Bölümden özetle).           

Gerek eski putperest kavimlerin, gerek Hıristiyanların ve gerekse Türk asıllı olmakla beraber İslâm dininden çıkmış bâzı (Saha/Yakûtlar, Bulgar, Macar, Gökoğuz (Gagavuz) gibi bâzı bahtsız boyların kullandıkları “Tanrı” ismini bir Müslüman Türk’ün kullanması kadar abes bir şey olamaz. Olamaz, çünkü; Cenâb-ı Allah’a, O’nun istediği ismi söylemeyip de kâfirlerin, O’nun en sevmediği mabutlarına koydukları “Tanrı” ismi ile O’nu çağırmak, ne kadar yanlış ve ne büyük bir inat olduğu meydandadır.

Diğer taraftan, büyük târihçimiz Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi’ndeki bir makâlesinde, Doğu Avrupa’ya gelen Türklerden yaklaşık 10 milyon ve Hindistan’a yerleşen Türklerden de bir 10 milyon olmak üzere 20 milyonluk bir nüfusun “Tanrı” demesine rağmen “Allah” ismi celilini söylemek, dolayısıyla da İslâmlaşmak şerefine kavuşamadığı için yok olup gittiğini/asimilâsyona uğradığını bildirmektedir ki, bu dâhi büyük bir uyarı değil midir?.. Kaldı ki, bunda bir de “Dilde Sadeleştirme” adı altında, “İslâmî kelimeleri tasfiye etme/milletimizi dinden uzaklaştırma hareketi”nde bulunan 1930 sonrası ceberut bâzı politikacıların oyununa gelmek ve de (Lozan’ın Gizli Protokol maddelerine hizmet etmek)de vardır.

Yüce kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’de “Allahü teâlânın Esmâ-i Hüsnâsı vardır. O hâlde O’na, bunlarla duâ edin!” (Â’raf Sûresi, âyet 180) buyrulurken ve Peygamberimiz Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” tarafından da “Muhakkak Allahü teâlânın doksan dokuz ismi vardır. Kim bu isimleri ezberler; mânâlarını öğrenir, inanır, bunları ihlâsla okursa, (azabsız) Cennet’e girer” müjdesi ile müjdelenmişken, gerek bu isimleri ve gerekse hadîs-i şerîflerle bildirilen “Hannân, Mennân, Cemîl” gibi isimleri veyahut da yine Kur’ân-ı aziymüşşânda zikrolunun “Mevlâ, Râb, Nâsır, Gâlib, Ekrem”den bir veya birkaçını tercih etmeyenlere, ya da Yûnus Emre misâli olsun “Dertli Dolap” şiirinde veyahut da “Hacı Bektaşî Veli”nin “Makâlât”ında geçen “Çalab” veyahut da  Âşık Kuddûsî misâli “Ey rahmeti bol Padişâh/Cürmüm ile geldim Sana” şeklinde olsun seslenmeyenlere (Bkz: Türkiye Gazetesi Dînî Terimler Sözlüğü, c. 1, s. 110 ve Türkiye Gazetesi, 28.6.1996 günlü Bir Beline Soralım köşesi), hiç olmazsa Ermeni vatandaşımız “Âşık Vartan”dan ibret almalarını diliyoruz:  (*)  (Devam edecek)

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.